Yangın Alarmı (Tarih Üzerine Tezler) ve Galatasaray Yangınındaki Kolpa Duyarlılık

130122yangin_gs.hlarge

Galatasaray Üniversitesi’nin üçte birinin yandığı akşam komşum çay içmeye bize uğramıştı. Bir yandan çayını yudumlarken, diğer yandan elindeki telefonunla Twitter’ı kontrol ediyordu. “Galatasaray Üniversitesi yanıyormuş, millet sosyal medyada bunu paylaşıyor. Anılarım yandı diyen arkadaşlar var” dediği anda “Oğlum sen Antalya’dan mezun olmadın mı? Galatasaray’dan nasıl bu kadar tanıdığın olsun” dedim. “Yok yahu iki-üç kişi var zaten, onlar da aynı iletiyi girmiş ‘anılarımız yandı’ diye” cevabını verdi. Çaylarımızı bitirince e hadi kalkalım da bakalım bari canlı canlı söndürme çalışmaları nasıl dedik, manayla hem bir hava almış oluruz. Bizim sokaktan biraz yürüdükten sonra Galatasaray Üniversitesi karşı kıyıda tam cephemizde görünüyor. İki tane büyük söndürme botu denizden olaya müdahale ediyordu. Boğazda rüzgarın da etkisiyle yangını söndüremiyorlardı, çatıdaki alevler bizim yakadan net bir şekilde görülüyor, binanın etrafını aydınlatıyordu. 15-20 dakika kadar izledik söndürme çalışmalarını, ‘bari yan binalarının çatısına sıçramasa’ iç geçirmeleriyle. Bir yandan da sosyal medyadan olayın neden gerçekleştiğini, hangi odadan başladığını, hangi bölümlerin yandığını falan okuduk. O sırada muhabbet sohbet nereden geldiyse konu Walter Benjamin’in ‘Tarih Üzerine Tezleri’ne geldi, Benjaminsever kız arkadaşım “Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.” alıntısını paylaştı. Bunun üzerine konuştuk biraz, bir yandan da Galatasaray sarı-kırmızı yanmaya devam ediyordu. Komşumuz gitti, arkadaşımla mahallenin sokaklarında biraz dolaştık ve eve döndüğümüzde Facebook’a girdiğimde bir baktım ki timeline coşmuş, kentine-tarihine-dokusuna duyarlı yüzlerce arkadaş paylaşım üstüne paylaşım yapmış, Twitter’dan pek anlamam da orada da top bilmemne olmuş.

Nedendir bilinmez, bana böyle durumlarda hep bir rahatsızlık çöker. Anlık kitlesel muhalif duruş anında kıllanır, popülist muhalif duruşun karşısında durur, rüzgara karşı işemek isterim. Cinslik ve rahatsızlık olur bünyemde bilmem niye. Geçen Pazar, Radikal’deki köşesinde Gündüz Vassaf ‘Taksit Taksit Totalitarizm’ başlıklı bir yazı yazmıştı, psikolojik tedavi pazarı, tüketim kültürü ve orta sınıflar bağlamında. O yazıdaki bir bölümü paylaşıp devam edersek iyi olacak:

“Egemen düzenin hedonist orta sınıf yaratmaktaki başarısı, kısırlaştırılmış siyasi eylemlerde ifadesini buluyor. Uzun soluklu hareket ve örgütlenmeler yerine, çoğu imza kampanyalarından öte gitmeyen, konusu günden güne değişen protesto tüketimi, oligarşik düzenin demokrasi oyununu besliyor. Tetikte bekletilen devlet şiddeti, bireyi değil, bencilliği kutsayan orta sınıf aymazlığının arkasına saklanıyor.”

Sarkis-Balyan

Neyse bu anlık -belki de yangından önce sönecek Kent-Tarih-Mimari Doku duyarlılığı benim gözlerimi yaşartmadı. Hafızamı zorlamama neden oldu. Toplumsalmış gibi gözükenin ardında aslında lokal bir ‘sorumluluk!?’ paylaşımı sezinledim ve bundan kıllandım. Hafızamda bir şeyler vardı yarım yamalak, internet sağolsun, hafızamı o kadar zorlamama gerek kalmadı. Çok değil bundan üç-dört ay evvel 2012’nin Ekimi’nde Zincilikuyu’da İSOV Endüstri Meslek Lisesi binasında yangın çıkmıştı. Hatırladığım kadarıyla o da tarihi bir binaydı. Lakin onun yandığı gün ne sosyal medya sarsılmış ne de bu kadar büyük haber olmuştu basında. Bu kıllanma durumum beni hep bir araştırma yapmaya ve görünmeyeni göstermeye iter. Rastlantıya bakın ki dört ay önce yanan bu tarihi binayı yapan mimar ile Galatasaray Üniversitesi binasını yapan mimar aynı kişi: Sarkis Balyan.

Şu an meslek lisesi olarak kullanılan bina 1884 yılında inşa edilmiş, Galatasaray Üniversitesi’nin binası da 1871’de… İşte o an dank etti. Bu kolpa kent-tarih-kültür-doku seviciliğine bir tokat atmak lazım diye. Kenti bir bütün olarak görmeyen bu sahte duyarlılık hali tabii ki de kentin talan edilmesinin önünde bir set oluşturamazdı. Haydi bakalım biri çıkıp iddia etsin ki bu kolpa duyarlılığın sınıfsal bir arkaplanı olmadığını. Tabii ki ‘Meslek Lisesi’ kelimesi bile ‘kitsch’ bir tını taşıyor kimilerinin belleğinde, yani öyle asil, Fransız Burjuvazisinin memleketteki dallarına uzanan soylu ‘Galatasaray’ isminin yanında ‘kitschi kırık’ bir meslek lisesi yansa ne olur yanmasa ne olur. Zaten aslında ‘anılarım yandı’ diye paylaşımlarda bulunanlardan toplumsal bir duyarllılık beklemek de aptallığın dik alası olur. Sınıf örtüsünü her iki okulun da üstünden kaldırdığımızda yanan aslında bu topraklardan yaklaşık 100 yıl önce kanırtarak söktüğümüz insanların son izleri, son dokunuşları, son mirasları. İşte sanırım yangını izlerken Benjamin’in ‘Tarih Üzerine Tezleri’ni boşu boşuna anmamışız.

walter-benjamin-figen-yanik

Bir akşam sonra eve geldiğimde bu yazının başına oturmadan kafamı biraz toparlamak için Marmara İletişim’den şu sıralar ‘Dekan’ının baskılarına maruz kalan öğretim görevlisi Uraz Aydın arkadaşımızın çevirdiği, kitaplığın alt köşesinde üzeri tozlanmış olarak duran Micheal Löwy amcanın “Walter Benjamin: Yangın Alarmı – Tarih kavramı üzerine tezlerin bir okuması” kitabını açıp yedinci tezin üzerine yazdığı analizi okudum. Löwy, Benjamin’in tezinde geçen “Tarihin havını tersine taramak” önermesini irdeliyordu. Löwy şöyle açıklamış, “Kefaret/devrim olaylarının doğal seyri sayesinde , ‘tarihin yönü’, kaçınılmaz ilerleme sayesinde gerçekleşmeyecektir. Akıntıya karşı mücadele etmek gerekecek. Kendi kaderine bırakıldığında veya tüylerin gittiği yönde okşandığında tarih ancak yeni savaşlar, yeni felaketler, yeni barbarlık ve ezme biçimleri yaratacaktır.”

“Her seferinde egemen seçkin kesim fetihle yahut başka barbarca yollarla önceki kültüre el koyar ve onu kendi toplumsal ve ideolojik egemenlik sistemine dahil eder. Böylece kültür ve gelenek, Benjamin’in altıncı tezde altını çizdiği gibi ‘egemen sınıfların bir aracı’ haline gelir. Dolayısıyla kültürel tarihi gegen den Strich taramak, onu mağlupların, dışlanmışların, paryaların bakış açısından düşünmektir.”

Şimdi güncel olan, anlık olan bu yangının geçtiği günün ertesinde Samatya’da yaşlı Ermeni kadınlara yapılan saldırılara bir yenisinin eklendiği haberiyle karşılaştık. İki ay içerisinde darp edilen, soyulan, öldürülen yaşlı Ermeni insanlar, ve dört ay arayla özellikle Boğazın mimari silüetine imzasını da atmış Sarkis Balyan’ın eserlerinden ikisinin yanması olayları. Düşünüyorum da 1915’in 100. Yılının bir provası mı bütün bu olanlar. Kuleli Askeri Lisesi ve Selimiye Kışlası’nda da mimar Balyan ailesinin imzası var, ve şu an ikisi de hazineye devredildi ve yerlerine otel-kongre merkezi yapılmak (dönüştürülmek) isteniyor. Yangından mal kaçırma telaşesi sanırım o kadar ateşlenmiş ki bu eserlerden bir kısmı tutuşmaya bile başladı.

Şafak Şenteş

safaksentes@gmail.com

Reklamlar

5 comments

  1. Yazarın eline sağlık, emek vermiş ama şeylerin kendi bağlamları içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum; özellikle de konu Galatasaray olduğunda. Zira Galatasaray çok içine dönük, kendi ritüelleri olan bir yapı ve bu o koşulları hesaba katmadan okulla ilgili bir şeyleri açıklamak çok güç. Geleneğin kendi içinde tutarlı olan birçok şeyi, dışarıdan bakan için bir hayli anormal durabiliyor. Bunu ODTÜ Olayları sırasında da görmüştük. GSÜ içinde okulun en az yüzde 70’inin katılımıyla gerçekleştirilen protestolar, dışarıdan insanlar kampüse desteğe gelince peynir gibi eriyip yok olmuştu. Tarafsız bir gözlemci için bu son derece tuhaf bir durum olabilir ama yüzlerce yıllık geleneğini tamamen kendi ayakları üstünde durmak üzerine kuran ve mesela bunun sonucu olarak hem lisesi, hem üniversitesi özel yasal statülere sahip bir kurumda bu her şeyin ve herkesin içine işlemiş bir şey. Galatasaray her şeyi kendi gelenekleri içinde yapmak konusunda bu ülkenin en tutucu kurumu olabilir. Bunu Galatasaray’a üniversiteden dahil olmuş, hayatının yarısını o dünyanın dışında, yarısını ise içinde geçirmiş biri olarak söylüyorum.

    Tehlike altında olan kendi ritüelleri, mitleri olduğunda ışık hızıyla organize olan ve çıkarabileceği maksimum gürültüyü çıkaran bir yapıdır Galatasaray. Son rektörlük olayında okulun birden bire politize olmasında da rektörün o kültürü iktidar desteğiyle değiş tokuş etme düşüncesinin payı vardı kuşkusuz. ODTÜ’yü kınayan bildirinin imzası kurumadan İttihatçılara kafa tutan lise müdürü Tevfik Fikret’in rektör Ethem Tolga’nın karşısına çıkarıldığını hatırlayın.

    Peki bunların bu yangınla ne alakası var? Şöyle açıklayayım. Yanan bina Galatasaray için sıradan bir bina değil. Galatasaray eğitim kurumlarının her halkasının bir dönem kullandığı bir yapıydı saray binası. Yani 2000’lerde liseye girenler hariç şu an hayatta olan tüm mezunlar o binadan geçti. Kimisi o salonda kurulan sobalarda ısındı, kimi top oynadı, kimi tango dersi aldı, kimi mezuniyet kutladı. O bina, üzerine ne gerginlikler, ne kavgalar yaşanan GSL-GSÜ gelenek aktarımının vücuda geldiği yerdi. Biz üniversiteliler, Galatasaray hiyerarşisinde dış kapının mandalıyız. Galatasaraylılar Derneği’ne üye olamıyoruz mesela, bir sene lisede okumuş insana tanınan bu hak, üniversitelilere tanınmıyor. Benzer bir durum kulübe üyelikte de var. Bu anlamda üniversitelilerin kenarına tutundukları o kültürle bağ kurmalarında o binanın rolü büyük. Liseliler için de üniversiteyi umursamak için bir neden diyelim. Saray binası tüm Galatasaray camiası içinde var olan en ekümenik şeydi. Bunu eleştirebilirsiniz ya da anlamsız bulabilirsiniz, ama bu bunun böyle olduğunu değiştirmez.

    Saray binasının Galatasaray’dan alınıp otel yapılacağı dedikoduları yıllardır dolaşıyor. Bu olay bir de rektörlüğün açıkça siyasi iktidara yakın tavır aldığı bir döneme denk gelince insanların buna karşı teyakkuza geçmesi, hele ki yukarıda anlatmaya çalıştığım duygusal arkaplanı da düşünürsek, son derece normal. Bu durum okul dışındaki insanları neden bu kadar etkiledi derseniz, bu ülkede yüksek ses çıkartılan ve kendi etki alanını yaratan ne popüler olmadı ki şimdiye kadar? Ki Galatasaray bu konuda haklı bir üne sahiptir (okulun öğrencilerinin kurduğu futbol takımının yirmi milyon taraftarı var bugün, bu da işin gerçeklik de taşıyan şakası olsun). Dolayısıyla Galatasaray’ın en ikonik binasının İstanbul’un göbeğinde alev alev yanmasının, meslek lisesi binasından daha fazla gürültü çıkarmasını açıklamak için Walter Benjamin’e dalmaya hiç gerek yoktu. Bazen (çoğu zaman, hatta belki her zaman) önce şeylerin kendi bağlamını anlamak, başka kavramlarla bağını kurmak için elzemdir.

    Özetle (yazının kendisinden uzun bir yorum yazdıktan sonra bu kelime tuhaf oldu, farkındayım) burada tartışılması gereken Galatasaray’ın temelde kendi gündemi olan bir meseleyi ulusal bazda bir hadiseye dönüştürmüş olması değil. Burada asıl tartışmamız gereken Galatasaray gibi sosyal ağları kuvvetli olmayan yapıların, en başta da kamunun kendisinin kendine ait varlıkları nasıl koruyabileceği. Bunu tartışırken Galatasaray üzerine afili saptamalar yapma hevesinin illa gerekli olduğunu zannetmiyorum. Onun yerine daha hedefe yönelik düşünebiliriz.

    Son olarak “Sınıf örtüsünü her iki okulun da üstünden kaldırdığımızda yanan aslında bu topraklardan yaklaşık 100 yıl önce kanırtarak söktüğümüz insanların son izleri” kısmındaki ağır anakronizmi de not etmek isterim. 1835-1899 yılları arasında -yani Türk milliyetçiliği daha emekleme döneminde bile sayılmayabilecekken- yaşayan Sarkis Balyan üzerinden daha gerçekleşmesine 16 yıl olan soykırıma gönderme yapmak yine şeyleri bağlamından koparmanın nefis bir örneği. “Sınıf örtüsü” demişken Sarkis Baylan’ın 19. yüzyılın önemli saray mimarlarından (Dolmabahçe Sarayı’nın mimarı) Garabet Balyan’ın oğlu olduğunu da hatırlayalım. Babası ve amcası gibi en önemli eserlerini Osmanlı hanedanı için veren Sarkis Balyan’ın çocukluğunda kurulmuş olsaydı Paris’e gönderilmek yerine çok yüksek ihtimal Sultani’ye veya Robert’e verileceğini düşünmek de mantıklı. Zira 19. yüzyıl Sultanisi’nin Balyan’ın da mensup olduğu elit kesime yönelik olduğu aşikâr, ama 1927 yılından beri devlet okulu olan GSL’nin ve kurulduğu günden beri devlet üniversitesi olan GSÜ’nün hâlâ bu sınıfa hitap ettiğini düşünmek izansızlık. Balyan’ı bir taraftan ömrünün bile görmeye yetişmediği soykırımın mağduriyetiyle kucaklarken, bir taraftan tam göbeğinde olduğu sosyal sınıfa, okul hakkında hâlâ var olan bir takım ön yargıları beslemek uğruna vurmaya çalışmanın tutarsızlığı da ortada. 1915’ten önce ölmüş mimarı duygusal hassasiyetlerden faydalanmak için soykırıma, 19. yüzyıl Sultanisi’ni de günümüz Galatasaray’ının “Fransız burjuvalığı”na delil göstermeye bağlamak için tarihin kafasını gözünü yarmanın anlamı yok. GSL de, GSÜ de çok uzun yıllardır devlet okulları ve “burjuva okulu” göndermesi bir insanın bilmediği bir konu hakkında yazı döşenmesinin acıklılığı konusunda fazlasıyla kristalleşmiş bir örnek. Kendi altı yıllık maceramda, okulda ders aralarında katalogla tekstil ürünü satanlardan, çalıştığı işteki izin gününü devamsızlığa önem veren hocaların ders gününe denk getirenlere kadar kıt kanaat okumaya çalışan onlarca insan tanıdım; iş yerinde gece nöbetçisi kaldığım günlerin sabahında okula gitmeye mecalim kaldığı kadar tabii…

    1. Aslında Benjamin’e dalmamın nedeni biraz da o ‘ikonik’ örtüyü aralama kaygısıdır. Eşelemeye çalıştığım mesele ‘yangın’ın arkasına gizleneni ortaya çıkarma ve salt ‘yangın’ duyarlılığının ve kişiselliğin ötesine geçememesi. Sadece ‘Galatasaray İçi’ndeki bir cemaatten bahsetmiyorum, genel olarak popülist olanın peşine takılan ‘duyarlılık’ dalgasının altını çizmek istedim. ‘Benim de Galatasaray’da okuyan arkadaşlarım var’ tadında bir çıkış olsa gerek bu ‘duyarlılık’ dalgası. Anlatmaya çalıştığım aslında Kentsel Dönüşümü bir bütün olarak algılayamama meselesi. Yazıdaki gaye kesinlikle ‘Galatasaray Kökenliler’e çakma ya da ‘lokal bir cemaate’ saldırma hazzı değil. Sadece resme bir bütün olarak bakmak istedim. Kentsel Dönüşüme karşı mücadelede de sıkça eleştirdiğim ‘Sulukule’ örneğiyle çok uzak değil. Kenti ve dokuyu bir bütün olarak ele almayıp, lokal bir mekanı direniş kalesine çevirince o kale geçilince tüm kent düşmüş oluyor. Saldırının bir lokale değil bütün kente olduğu gözden kaçıyor. Sınıfsallık bağlamında da ‘meslek lisesi’ ve ‘Galatasaray’ ayrımını yapmam bundandır.

      Son kısmında eleştirdiğiniz ‘100 yıl önce kanırtarak söktüğümüz insanların son izleri’ derken, bugüne vurgu yapıyorum, 100 yıl öncesine değil. Sarkis Balyan’ın kendisine değil ‘Ermeni’ bir mimarın eserinin 100 yıl sonra yanmasına ve farklı örtülerin altında da yansa isminin örtü altında kalmasına… Ki o meslek lisesi yandığında hiç ismi bile anılmadı, hiç olmazsa bu sefer birkaç yazıda isminin anıldığını gördüm.

      1. İyi de kentsel dönüşümün bütün olarak algılanmamasını ifşa etmek için olanı değil, olmayanı irdelemek gerekmez mi? Sorulacak soru çok basit; neden diğer tarihi kamu binaları gerekli olan ilgiyi görmüyor? Bu sorunun cevabı Galatasaray binasının herhangi bir yerinde saklı değil. İki mesele arasında bir nedensellik yok. Evet, Türkiye’de, özel olarak İstanbul’da insanlar kamuya ait tarihi binalara sahip çıkmıyorlar; evet, kentsel dönüşüm bütün olarak karşı durulmayan bir şey. Ancak, “peki buna niye ses çıkardınız?” doğru soru değil. Doğru soru “diğerlerine niye ses çıkarmıyorsunuz?” Sorulan soru yanlış olunca, cevap da yanlış oluyor.

        Sosyal tarih üzerine kalem oynatılan bir çalışmada verilen örneklerin tarihsel bir tutarlılık taşıması tabii ki gerekir. Balyan Ailesi’nin Osmanlı hanedanı için sipariş üzerine yaptığı binaları, soykırımdan sonra mallarının üstüne oturulan Ermeni aileleriyle bir tutarsanız yaptığınız “aman hepsi Ermeni değil mi” kolaycılığına girer. Balyanlar tarafından yapılan eserlerin ezici çoğunluğu hiçbir zaman Ermeni halkının malı olmadı, Osmanlı hanedanınındı. Onların kamu okullarına dönüşmesi ve halkın kullanımına açılmış olması kötü bir şey değil. Bu binalar, bu özellikleriyle soykırım zamanı Ermeni ailelerin elinden gasp edilip Müslüman-Türk burjuvazisine peşkeş çekilen gayrimenkullerden bir hayli farklılar. Balyanların hayatta bile olmadığı soykırıma gönderme yaparak, bu ayrımı yokmuş gibi göstermişsiniz. Eğer bu konuda samimi bir duyarlılığınız varsa sapla samanı da birbirinden ayırabiliyor olmanız gerekir. Ama daha ziyade Balyan örneği de yazının lime lime dökülen nedensellik zaafiyetine karşı bir dolgu malzemesi olarak kullanılmış. Tıpkı saldırıya uğrayan Ermeni yurttaşların kullanıldığı gibi. Yazının okurunun Türkiye’de azınlıklara karşı yapılan açık ayrımcılığa karşı hassas olacağı tahmin edilerek (ki doğru bir tahmin), içinde Ermeni geçen her konuyu birbiriyle bağlantılandırmak akıl kârı değil.

        Sosyal tarih üzerine kalem oynatıyor, yazının başlığına “Tarih üzerine tezler”i taşıyorsanız, yazınızın sosyolojik ve tarihsel verileri hatasız vermesi gerekir. Sizin yazınız iki anlamda da büyük sıkıntılar taşıyor. Bahsettiğiniz konunun sosyal dokusunu tanımıyorsunuz, çizdiğiniz tarihsel arka plan hem veri, hem bağlam anlamında çürük ve hatalı. Yazıda elle tutulur tek veri, kız arkadaşınızın Benjamin seviyor olması (ki sanıyorum kişisel gurur duyduğunuz bir husus bu), onun da okuyucunun ne işine yarayacağı son derece meçhul.

      2. yukarıdaki yazı akademik bir metin değildir, içerisinde Benjamin, Gündüz Vassaf, Löwy alıntılarının olması sizi yanıltmış olmasın, öyle bir disiplin içerisinde ele alınmış bir formu yok, sanırım iki üç alıntı görülen metin öyle bir algı mı oluşturuyor, uslubuna da bakıldığında yaşanan bir an üzerinden çıkıp kafamdan geçen şeylerin kısa bir şekilde dallanıp budaklandırmadan anlatmak istediğim görülür. değerlendirilirken de bu bağlamda değerlendirilmesi, eleştirilmesi gerekir diye düşünüyorum. kimseye bir sosyal tarih dersi verme derdiyle de yazmadım zaten. anlatmak istediğim asıl mesele popüler olan bu ‘duyarlılık’ halinin gerçeğin üzerine çektiği bir perdeydi. yangının gerçekleştiği mekanın kendi bağlamında bir ‘cemaat’in kültüründe önemli bir yeri olması, yazıyı okuyan o cemaate dahil olmuş insanların duygusal tepkiler vermesine de neden olmasını anlayabiliyorum. benim asıl derdim dediğim gibi bir ‘cemaat’e çakayım da kendimi iyi hissedeyim değil. ‘Tarihin havını tersine tarama’yı önerdim sadece. öyle ya da böyle medyada da bu ‘cemaat’ten yetişen, bir pozisyon sahibi olmuş insanların da bulunmasıyla mesele lokalleştirilerek içerisine duygusallık da katılıp, kişisel tarih(anılarla) harmanlanarak bir şekilde gündem yaratabiliyor. meselem bu kişisel anılarla gündem oluşturup olayı gündeme getiren insanların peşine takılan lokalin üzerinde sarmal bir şekilde oluşan o ‘duyarlılık’ bulutuydu. merkeziyle o kadar uğraşmadım, etrafındaki o buluttu derdim. sınıfsallık meselesine gelince de öyle katı ‘işçi sınıfı’, ‘ezilenler’ höt zöt havalarında dalmadım mevzuya. aynı şekilde bir ay önce Topkapı Şişecam Fabrikası’ndaki işçilerin ‘zafer’ diye sunulan kendilerini kurtardığı lokal ‘kazanımı’ da eleştirdim. Tozkoparan-Topkapı bir dönüşüm bölgesi ilan edilmiş ve eninde sonunda o fabrika tasfiye edilecekti. Onun için beni ‘işçilerin zaferi’ olarak sunulan şey de sevindirmemişti. İşçi Sınıfı’ndan da kenti kurtarmasını beklemiyorum, kimseye de ‘kurtarıcı’ misyonu yüklemiyorum. Lokal olanın bu kadar ön planda algıları meşgul edip bütünü kaçırmamayı tavsiye ediyorum. Bunu yaparken de yukarıdan bir dil değil, yaşayan, aşağıda sen, ben gibi bir dil kullanmayı tercih ediyorum. Keza ‘kentsel’ meselelerle az biraz ilgilenmeye, gündemime almaya çalışıyorum. Beyoğlu masa sandalye yasağını da ‘orta sınıf kültürü’ bağlamında değerlendirip, asıl meselenin ‘yaşam kültürü’ne müdahale olmadığını, esas derdin Tarlabaşı-Galata-Tophane-Taksim Meydanı gibi büyük bir bölgeyi içine alan dönüşümün bir parçası olduğunu belirtmiştim arkadaşlar arasında. Kentsel Dönüşüm’ün sadece gecekonduların yıkıldığı yerlerine kocaman sitelerin yapıldığı bir mesele olarak değerlendirmiyorum. Kadıköy’ün Taksim’e alternatif eğlence kültürü mekanına dönüşmesi de bunun içinde ve şu an aklıma gelmeyen dışarı zonelarda olan hareketler de. üçüncüye tekrar ediyorum ‘meslek lisesi’ ve ‘galatasaray üniversitesi’ ayrımını ben yapmadım, sadece aynı mimarın elinden şu an ikisi de ‘değerli’ arazide olan bu binaların 4 ay arayla yanması ve deniz kenarında olan rayiç olarak, ‘kültür bağları-anı’ olarak da diğerine göre daha değerli olduğu söylenen bir binanın öne geçerek diğerinin sessiz sedasız kül olmasını gündeme getirmek istedim.

        Ermeni Soykırımı ile olayı bağlamadım, tekrar ediyorum soy kırımın 100. yılı yaklaşıyor ve bazı şeyler rastlantı bile olsa Türkiye öyle garip memleket ki bir ucundan tutunca acaip bir zincirlemeyle karşılaşabiliyorsunuz. Deli saçması gibi gözüken birçok şey yaşanmış oluyor bu memlekette. Sarkis Balyan hakkındaki ansiklopedik bilgiye ulaşmak o kadar zor değil. kişileri ve olayları bağlamından koparıp tarihi kafamın estiği gibi karıp ortaya karışık bir şey yapmadığımı sanıyorum. Ani Harabeleri’nde geçtiğimiz yıllarda namaz kılan bir Devlet Bahçeli figürü varken karşımızda ‘Kardeşim Ani Harabeleri soykırımdan kaç yüzyıl önce olmuştu’ diye bir söylem geliştirebilir misiniz? vermek istediğim örnek bugüne dair. yani güncel olana vurgu yaptım. Ermeni toplumu derken, Ermenilerden bir sınıftan bahsetmiyorum, bir toplumun yaşamı, canı, kanı, kültürüyle bu topraklardan koparıldığını, son kalan izlerinin de elden geldiğince silinmesinin bir devlet politikası olduğunu söylüyorum. Biz burada bunları konuşurken gazeteci bir arkadaşım Facebook’ta şunu yazmış, Galatasaray Binası’nın tarihinden bahseden CNNTürk muhabiri mimarının adını bile anmamış. O meslek lisesi yanarken ise hiç anılmamıştı. bunu anlatmak istedim. ‘Kolpa Duyarlılık’ derken kastetmek istediğim buydu. Meseleyi ‘kişiselleştirmek’ gibi bir gayem yok. Herkes tabii ki aynı şekilde bütün yönleriyle bütün mevzulara hakim olamayabilir, ki öyle bir ‘iddiam’ da yok. Belki ‘kolpa’ kelimesini biraz dikkat çekmek için kullanmış olabilirim, ne yapayım ‘lümpen’ bir dilim var.

        şu yukarıdaki ‘kısa’ yazıda sanırım anlatmak istediğim anlaşılmıyor ya da okuyanların bir önyargıyla yaklaşması sonucu anlatılmayan yerlerden not verilmeye çalışılıyor. bu kadar ciddiye alınıp tartışma zemini yaratacağını bilseydim dilimi değiştirip ciddi bir yazı yazmayı denerdim. lakin ‘ciddi’ ‘disiplin’li bir yazı yazamayacağımın da farkındayım. çünkü öyle bir ‘istek’ inan ki hiç asıl olmuyor. Şafak Şenteş ismi de bu arada bir ‘mahlas’ zaten. saygılar…

        not: ‘hede’ isimli yorum yapan arkadaş, referans verilen metinler kimsenin tekelinde değildir, bir ‘disiplin’ formunun içine sıkışmak zorunda da değildir, şurada saçmalıyorsam bir ‘paye’, ‘unvan’, ‘popülist kimlik’ almak için saçmalamamışımdır. ‘Ciddi’ kavramıyla da ‘ciddi’ dertlerim var.

  2. iki tane referans verdim mi hem entelektüel gözükürüm hem de ne kadar saçmalarsam saçmalayayım bir nebze ciddiye alınır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s