Apple’ın müteveffa başkanı, sözde mucit, çakma ermiş Steve Jobs kimdi?

bugün apple’ın rahmetli başkanı steve jobs’un doğum günü. 56 yaşında hayatını kaybeden jobs’un arkasından neo-liberal dünya ağıtlar yakmış, türkiye’deki köşe yazarlarının da olduğu birçokları onu peygamber dahi ilan etmeye kadar götürmüştü işi. fakfukfon, steve jobs’un doğum gününü ulus atayurt‘un express’in ekim kasım 2011 sayısında yayımlanan yazısıyla kutluyor! çünkü jobs hakkında biraz “farklı” düşünmeye ihtiyacımız var.

Okuyan bir işçinin soruları

Apple’ın başkanı ve en  büyük ortağı, sözde mucit, çakma ermiş Steve Jobs 7 Ekim’de öldü. Ardından merkez medya, Cengiz Çandar’ın deyişiyle, “teknolojinin Beethoven’ı”nı yere göre sığdıramadı. Sermaye başkentlerinin ayaklanmalarla sallandığı bugünlerde, liberal mahfiller Steve Jobs’a niye canhavliyle sarılıyor? Neredeyse aziz ilan edilen Jobs’un etrafında üretilen mitin ışığında geç kapitalizmin dünyasına ve liberallerin halet-i ruhiyesine göz atalım.
Apple adlı ulusötesi teknoloji şirketinin meşhur CEO’su Steve Jobs’ın pankreas kanserinden 56 yaşında ölümünün ardından gerek dünya, gerekse memleket medyasında bir övgü yarışı başladı. Ortak kanı, Steve Jobs’un Edison’dan sonra gelmiş geçmiş en büyük mucit olduğu yönündeydi. Edison’un ampulü neyse, insanlık namına iPod, iPhone ve iPad aynı öneme sahipti. Üstelik, bu dahiyâne buluşlar, liberal kapitalizmin son zamanlarda çok hasret duyduğu başarı hikâyelerine uygun olarak, iyi eğitim almamış bir yetim tarafından hayata geçirilmişti. Medeniyetler buluşmasına vurgu yapmak isteyenler, Jobs’un biyolojik babası tarafından Ortadoğu’ya uzanan köklerine vurgu yaptı. Apple’ın ürettiği cihazların avantajlarını yere göğe koyamayanlar, onu toplumsal iletişimin yeni öncüsü olarak takdim ettiler. Hep aynı balıkçı kazakla boy göstermesi, Budist olduğunu ilan etmesi, 6.4 milyar dolarlık kişisel servete sahip CEO’yu neredeyse aziz mertebesine yükseltti. Ama mersiye düzmekte en tepe noktaya kuşkusuz Cengiz Çandar ulaştı. Jobs’u “Elektroniğin Beethoven’ı” olarak niteleyen Çandar, kendini alamıyor, ondan “sadece uluslar, ırklar, dinler arasında ortak paylaşımı sağlamakla kalmadı, kuşaklar arasındaki farkları da sildi. IPod’a iTunes’dan müzik yükleyen ilkokul çağındaki çocuk ile iPhone kullanan dedesi arasındaki sınırları kaldıran kişinin adıdır Steve Jobs” diye bahsediyordu. Yetmiyor, evlatlık olarak verildiği annesinin Anadolu göçmeni Ermeni bir aileden gelmesi hasebiyle Jobs’un köklerini Türkiye’ye uzatarak ülkece gönlümüzü de okşuyordu. Jobs’un bir tek karga kovalamışlığı eksikti.

Kuşkusuz merkez medyada ufak çaplı eleştiriler de yok değildi. Budizmi ve siyah balıkçı kazağı, ürünlerinin hitap ettiği tüketici kitlesine karşı bir pazarlama aracı olarak kullanmıyor muydu? Rakibi Microsoft’un sahibi Gates’in aksine, Jobs şirketinin bankadaki 60 milyar dolarından hayırseverlik faaliyetlerine neden para ayırmıyordu? (Müritlerinin el altından hayırseverlik yaptığına dair sarsılmaz bir inancı da yok değildi.) Aslında, Apple’da üst düzey bir mühendis olan Edgard Eigerman’ın dile getirdiği gibi, ortaklarını ve yakın çalışma arkadaşlarını “her an işten atmakla tehdit eden” kaba ve kaprisli bir patron değil miydi? (Müritleri bunu çocukken aile sevgisinden yoksun kalmasıyla ilişkilendiriyor.) İcat ettiği iddia edilen sistem ve araçlar ondan çok önce üretilmemiş miydi, mesela müritlerinin gözünde paha biçilmez yeri olan işletim sistemi MAC OS X’i Xerox şirketinden yürütmemiş miydi? Dahası, dokunmatik ekranı, bırakın kendisini, şirketinin bile bulmadığını itiraf etmiyor muydu? Kuşkusuz tüm bu eleştiriler, kapitalist merkezlerde de ayaklanmalara neden olan kırk senelik liberal tahakkümün sendelediği şu günlerde bazı kalemlerin neden canhıraş bir şekilde Jobs’un ardından ağıt yaktığına dair açıklayıcı veriler sunmuyor. Bu yüzden, Jobs’un bu kalemlerin dünya görüşünde ne anlam ifade ettiğini anlamak için onun kapitalist artık değer üretiminde nereye denk geldiğine bakmakta yarar var.

EDİSON’UN GERÇEK MİRASÇISI

İktisadî liberalizmi insancıl bir çerçevede sunmak için “siyasal liberalizm” tanımlamasına ömrünü veren 20. yüzyıl düşünürü John Rawls, “adalete dair iki ilkesi”nin ilkine ifade özgürlüğü ve özel mülkiyeti de kapsayan bir dizi özgürlüğü yerleştirirken, ikincisinde sosyal ve iktisadî eşitsizliğin şartlarını tarif eder. Rawls’a göre, “bu eşitsizlik en müşkül durumdakilerin de yararına işleyecekse ve fırsat eşitliği vasıtasıyla mevkiler herkesin ulaşımına açık olacaksa” geçerlidir. Analitik felsefenin ve liberalizmin müşterek falsosuyla, böylece yalnızca toplumsal mücadeleyle kazanılan hakların sanki toplumsal bir mutabakatla evrensel bir değere sahip olduğu yanılsamasına sürüklenmekle kalmayız. Aynı zamanda, eşitsizliği ortaya çıkaranların, yani sermaye birikimine sahip olanların “makûl bir eşitsizlik” yaratmasından da medet umarız. Bu tabloda, kapitalist tekelleşme eğilimleri tarihsel bir gerçeklik olmaktan çıkar. Steve Jobs dehasıyla yeteri kadar istihdam yaratacak, mal satacak ve onun girişimlerinden aşağı damlayanlarla refah tüm topluma yayılacaktır. Oysa, tıpkı Jobs gibi, manevî dedesi Thomas Edison da icraatlarının bunun tam tersi bir etki yarattığına dair nefis bir biyografi sunar.

Endüstri tarihi biraz karıştırıldığında, Thomas Edison’un da, tıpkı Jobs gibi, ona atfedilen birçok buluşun müellifi olmadığı görülür. Ampulü aslında Humphry Davy, rontgen filmini Nikola Tesla, elektrikli sandalyeyi de Harold Brown bulmamış mıydı? Ancak, Edison’un “asıl dehası”, irili ufaklı yüzlerce teknolojik yeniliği patentleyerek mülkiyetinde bulundurmasından kaynaklanır. Öyle ki, 1908’de kurulan ve başını kendi şirketi The Edison Film Manufacturing’in çektiği Motion Picture Patents Company adlı tekelci birlik, film üretiminin, o zamanki ismiyle “hareketli resmin” her safhasında kullanılan bir dizi edevatın patentini ele geçirdi. Böylece, film çekerken kullanılan kameraların aksamlarından zamanın semt sinemaları “Nickelodeon”larda kullanılan projektörlere, görüntünün kaydedildiği film şeritlerine kadar sinema için elzem 16 patent, tekel tarafından sıkı sıkıya ücretlendirilmeye, sinema sektörünün tüm geliri dokuz şirket tarafından sömürülmeye başlandı. Buna karşı çıkmaya çalışan film yapımcı ve üreticileri önce Avrupa’dan malzeme ve film getirerek, yeri geldiğinde korsan gösteriler yaparak tekeli kırmaya çalıştı. Ancak, Motion Picture Patents Company kurduğu yan şirket Genera Film Company ile denetimleri sıkılaştırdı, özel güvenlik birimleriyle küçük semt sinemalarına nefes aldırmadı. Bunun üzerine, bağımsız film şirketleri çözümü patent yasalarının henüz işlemediği bir ABD eyaletine giderek üretime devam etmekte buldular. Bu sayede, kısa parodilerin yerine ilk uzun metrajlı ABD filmlerinin çekilmeye başlandığı California eyaletinin Hollywood vadisi kısa zamanda Edison’un tekelciliğine son verecekti. Edison’un stratejilerine halel getirmeyen Jobs, 1980’lerden beri kullanılan tablet teknolojisi ve dokunmatik ekranın spesifik kullanımları dahil bir dizi teknolojinin patentini almakta gecikmedi. An itibarıyla 300 kadar patente sahip olan Apple, son dönemde iPhone ve iPad kadar yetkin kullanıma sahip android telefonlar, tabletler üreten ve Google’la ortak çalışan üç firmaya, Samsung, Motorola ve HTC’ye ardı ardına davalar açmakla meşgul. Bu davalardan biri vesilesiyle geçtiğimiz ay Avustralya’da Samsung marka Galaxy tabletlerinin satışını engelleyen Apple’ın başkanı Jobs, ölmeden önce, “gerekirse Apple’ın bankadaki tüm parasını android teknolojisini yerle bir etmek için” kullanacağını beyan etmişti. Jobs’un emriyle Apple şirketinin duvarlarına asılan “Apple’da en önemli kaynağımız ve ruhumuz insanlardır” mantrası, öyle anlaşılıyor ki, eşzamanlı birçok üretici tarafından kullanılan yeni teknolojinin serbestçe dolaşımı, böylece fiyatının ucuzlaması, buluşların çeşitlenmesi söz konusu olduğunda pek de geçerli değildi.

KULLANIYORUM, ÖYLEYSE TÜKETİYORUM

Ünlü biyografi yazarı Walter Isaacson’ın Steve Jobs hakkındaki kitabı 24 Ekim’de İngilizce olarak yayınlandı. Kitapta Isaacson, Apple yönetim kurulu üyesi Art Levinson’un ağzından iPod’un geleceğikonusunda Jobs’un endişelerini aktarıyordu: “Bizi neyin mahvedebileceğini düşünüp duruyordu sürekli. Ekmeğimize kan doğrayabilecek cihaz cep telefonudur diyordu sürekli.” iPod ve Napster’dan arak işletimiyle iTunes, müzik endüstrisine önce Dijital Haklar Antlaşmaları’yla (DRM), sonra çeşitli kâr paylaşım modelleriyle diz çöktürmüştü. Bilgisayarda müzik paylaşımına imkân veren platformlara yüzlerce dava açan endüstri suspus olmuştu. Ancak Jobs, özellikle yeni kameralar içeren, müzik dinlemeye ve internete bağlanmaya izin veren telefonların pazarda nasıl hızla yayıldığına şahit oluyordu. Bu sebeple ilk nesil iPhone’u, yani telefon, internet ve multimedya özellikleri içeren yeni cihazını piyasaya sürdü. Bu cihaz Palm INC’in ürettiği “Pilot 100” ya da Compaq şirketinin ürettiği “Qtek S100”varî akıllı telefonların bir türeviydi. Yani aslında, iPhone “karşımdaki üreticilerin ve tüketicilerin aklından ne geçiyor” tarzı bir düşünme süreci sonucunda meydana çıkmıştı. “Buldum, öyleyse benimdir”, anlamsız bir boş göndermeydi.

Tıpkı Wittgenstein’ın, Descartes’ın meşhur “düşünüyorum, öyleyse varım” önermesine itirazı gibi. Wittgenstein bu önermenin aslında “gramatik bir yanlış olduğunu” söyler. Zira “düşünmek” kavramı ve ifade ettiği edim sadece toplumsal kullanımda bir mânâ ifade eder ve toplum içindeki işleviyle anlamını bulur. Gündelik kullanımda “acaba onun aklından ne geçiyor” diye merak ederiz ya da kendimizi “bu konuda böyle düşünüyorum” diye ifade ederiz. Oysa “düşünüyorum, öyleyse varım”, dili toplumsal kullanımından koparır. İçi boş bir gönderme haline gelir.

Teknolojik gelişmeler de, tıpkı dil gibi, toplumsal kullanım içinde anlamını buluyor. Ama Jobs açısından, patentlerin çoğunu ele geçirmekte fayda vardı. Yeni ürün, öncelikle içine yerleştirilen iOS işletim sistemiyle, “akıllı telefon”u alanlara onu hangi amaçla kullanacaklarını dikte ediyordu. İlkin “açık kaynak” yazılımlara, yani lisanslandırılmadan üretilen, herkesin katkısına açık uygulamalara ve programlara izin verilmedi, ancak zamanla bunların faydaları görülerek bu yazılımların kimine Apple şirketinin sansürcü süzgecinden geçmesi şartıyla müsamaha edildi. Ancak, iPhone ve ardından gelen iPad serisi aslen bir katılımcı değil, tüketici arzuluyordu. Apple’ın sanal dükkânı vasıtasıyla iPad’in aslında müdahale edebileceğiniz “bir bilgisayar değil, yalnızca dağıtım ağının bir kanalı” olduğuna Express’in 114. sayısındaki “Yeni çağın yeni araçları” başlıklı yazıda etraflıca değinmiştik. (Kuşkusuz bu eleştiriler diğer birçok tablet üreticisi için de geçerli.) Ancak, meramımızı biraz açalım. 1980’lerde Commodore 64 ve benzeri bilgisayarlar, işletim sistemine müdahale etmeye izin veren yapıları sayesinde tüm bir neslin bilgisayar yazılımına yönelmesine neden oldu. Daha sonra “hacker”lar olarak nitelendirilecek bu neslin kurduğu yapılar, demokratik açıklık adına en radikal eylemlere girişmekten geri durmadılar. 1981’de Almanya’da kurulan ve halen yüzlerce üyesi olan Kaos Bilgisayar Kulübü (CCC) bu örgütlerden sadece birisiydi. Kendini “farklı yaş, cinsiyet, ırk ve toplumsal yapılardan gelen galaktik yaşam formlarının bilginin tüm gezegende özgürce dolaşması için uğraş veren bir birliktelik” olan niteleyen CCC, Almanya bankacılık sisteminin özel bilgisayar ağı Bildschirmtext’in verilerini ifşa etmekten nükleer karşıtı hareket için veri toplamaya kadar bir dizi eyleme imza attı. CCC ve benzeri grupların genç üyeleri (Milw0rm adlı, Hindistan’ın Bhabha Nükleer Merkezi’nin çevresel melanetlerini ifşa eden hacker grubunun en genç üyesi 15 yaşındaydı) “bilgisayar” denen aracın müdahale alanından yararlanıyordu. Oysa Jobs’un zamane benzerlerinden aparttığı iPhone ve iPad gibi araçlar, onları kullananları Apple dükkânından “cüzî bir para ödeyerek fitness uygulamaları yükleyebildikleri” bir kullanıcı konumuna indirmekten öteye gitmiyor. O meşhur “mecra mesajın kendisidir” söylemi böylece asıl mesajını ifşa ediyor: Tüketin.

ÇİN ELMASI TATLI OLUR

Bu tüketimin gerçekleşmesi için, elbette Apple da, tıpkı rakibi ulusötesi firmalar gibi eşitsizliğin çok daha keskin olduğu coğrafyalardan, özellikle de “piyasa sosyalizmi”nin sultasındaki Çin’den ziyadesiyle faydalanıyor. Çin’in 1980’de ilan ettiği ve kırsal alandan gelen ucuz işgücünü küresel şirketlerin hizmetine âmade ettiği ilk “Özel Ekonomik Bölge” olan Shenzen’de kurulan ve salt Shenzen’deki Longhua fabrika-kentinde 450 bin kişi çalıştıran Foxconn şirketi, Apple ürünlerinin yaklaşık yüzde 90’unu üretiyor. 27 Mayıs 2010’da, haftada 70 saat emek vermek ve Longhua-Shenzen fabrikasının Apple ve benzeri firmalar için ürettiği ürünleri öven kapalı devre Foxconn televizyonunu izlemekle yükümlü işçilerinden 16’sı, kaldıkları yatakhane binasının en üst katından beton zemine kendini bıraktı. 12’si anında öldü. İzleyen haftalarda, resmî açıklamaya göre 40 çalışan “binaların önüne kurulan ağlar sayesinde” kurtarıldı. Gerçek intihar sayılarına ulaşmak mümkün değil. Bu peşpeşe gelen intiharlar kendisine sorulduğunda, Steve Jobs, Amerikalı gençler arasında intihar oranının çok daha yüksek olduğunu beyan etti. Apple, medyadan gördüğü büyük baskı yüzünden, Foxconn ile çalışma saatlerinin haftada 60’a indirilmesi için anlaşırken, 10 metrekarede sekiz işçinin barındığı yatakhaneler konusunda bir iyileşmeye gidilmedi. Shenzen işçi hareketinden çekinen, Chenghou gibi Çin’in iç eyaletlerine, Latin Amerika’ya ve Afrika’ya 10 milyar dolarlık yatırım yapmaya karar veren Thaiwan bazlı Foxconn şirketine ilk destek ise Apple’dan geldi. Batı’daki tüketimin devam etmesi adına üretim için her yol mübahtı. Yine de, Apple sıradan kapitalizmin ürettiği coğrafî eşitsizlikten çok daha fazlasını ifade ediyor. Gelin, “Ocuppy Wall Street / Wall Street’i İşgal Et” hareketinin anlamını kavramak için, üçüncü endüstriyel devrimin taşıyıcısı ulusötesi teknoloji şirketlerinin kapitalist merkezlerdeki stratejilerine yakından bakalım.

İKİ KUŞAK ARASINDAKİ FARK

Önce Steve Jobs ile ilgili meşhur anekdotlardan birini aktaralım. Olay, California eyaletinin Cupertino ilçesinde yer alan “Sonsuz Döngü” (Infinite Loop) adlı, Apple şirketinin altı binasını içeren “semtte” geçer. Çalışanlarına spa imkânı bile sağlayan yeni nesil şirket yönetimi ilkelerine uygun olarak, “Sonsuz Döngü”nün açık otopark alanında üst seviyeli yöneticiler için yer ayrılmaz. İsterseniz şirketin yıllık 1 milyon dolar gelire sahip bir çalışanı olun, eğer geç kalırsanız Porsche’nizi park edecek yer bulamayabilir ve “sonsuz döngüye” girip, dön dolaş, park yeri arayabilirsiniz. Bunun tek istisnası Steve Jobs’dur. Daha doğrusu, o kendini cebren istisna kılmıştır. Park yeri bulamadığı zaman, Mercedes’ini ana binanın önünde engelliler için ayrılan park alanına verevine bırakır. Aynı zamanda bir güç gösterisi de olan bu tavır karşısında çalışanlardan biri Jobs’un meşhur “Farklı düşün” mantrasını tersyüz eder ve Mercedes’in üzerine bir not bırakır: “Farklı park et.”

Etnolog Richard Sennett “Yeni Kapitalizmin Kültürü” ve “Karakter Aşınması”adlı kitaplarında yeni teknoloji çağında iş hayatına atılan tüm bir kuşağın çalışma psikolojisini inceler. 2000 yılında açığa çıkan “internet balonu” (dot.com bubble) krizi sonrasında, ABD borsasında yaklaşık 1.3 trilyon dolar değere sahip internet şirketleri bir haftada batar. “Gece gündüz çalışılan ucuz pizza kokulu Silikon vadisi ofislerinde zengin olma hayalleri kuran” bir kuşak bir anda işsiz kalır. Birçoğu, tekrar üniversite okumaya ya da sigorta şirketlerinde pazarlamacı olmaya çalışır. Sennett tüm bir neslin çöküşünü İtalyan bir göçmen ve hademe olan Enrico ve yeni teknoloji danışmanlığı yapan oğlu Rico’nun hayatları arasındaki fark üzerinden anlatır. Kırk sene refah devletinin “demir kafes”inde hademe olarak çalışan Enrico, daha 40’lı yaşlarda ne zaman emekli olacağını bilir. Bir ev sahibidir, iki oğlunun üniversite parasını bir köşeye ayırmıştır. Oğulları ondan utansa da, o onlarla gurur duyar. Rico ise Enrico ve kuşağının sahip olduğu yegâne avantajdan yoksundur, çünkü “toplumun en altındakilerin serbestçe sahip olacağı yegâne kaynak olan zaman” onun için bir düşmandır. Kariyeri boyunca babası gibi çizgisel bir hayat hikâyesi kuramayacak, geçmişi üst üste birikmeyecek, gelecek zaman hep bir endişe içerecek ve en az on kere iş değiştirecek bir kuşağın üyesidir Rico.

Bu kuşağın, “son sanayi devrimi toplumunun” tanıdık piramidi şekillendikçe, Steve Jobs’un alâmet-i farikası olduğu birkaç galibi ortaya çıkıyor, ancak büyük yığınlar esnek ve kırılgan bir geleceğe, meçhule doğru yol alıyor. Dünyanın en büyük ikinci teknoloji şirketi Apple’ın çoğu ABD’de bulunan ve üçte biri Apple mağazalarındaki tezgâhtarlardan oluşan hepi topu 60 bin kayıtlı çalışanının büyük kısmı Rico’nun kuşağını temsil ediyor. Kuvvetle muhtemel, bir kısmı 2003’te “internet balonu” krizinin etkilerinin azalmasından beri tam yüzde 6000 değer kazanan Apple hisselerinin değer kaybıyla Jobs’un halefleri tarafından işten çıkarılacak ve gidip “Biz yüzde 99’uz” diyen işgalcilerin yanındaki yerlerini almakta gecikmeyecekler.

Steve Jobs, takıntılı bir şekilde bilgisayarın üç ana öğesini, “bilgisayar aksamlarını” (hardware), işletim sistemini ve uygulamalarını beraber üretmeye çalışan, neredeyse Taylorist bir kapitalistti. Serbest yazılıma karşı Apple ürünlerini ciddi bir cilalama kampanyasıyla pazarladı. Akabinde, müşterek üretime dayanan “açık kaynak” yazılımları bünyesine katmaya çalıştı. Muhtemelen o da Edison gibi yenilecek. Yakın zamanda gelişen teknolojilerle, üç boyutlu baskı cihazlarıyla, yeni kuşaklar bilgisayartasarımlarını da müşterek hale getirecek. Ancak, onun dehası ve liberaller için önemi başka yerde yatıyor. Jobs, 1970’lerde çalışanların 40 katı maaş alan CEO’ların şimdilerde 3-4 bin kat maaş almasını makûl göstermenin, “liberalizm ölmedi” demenin en şık yolu. Ancak balıkçı kazak da bir yere kadar. Wall Street’i işgal hareketlerinin de dile getirdiği gibi: “Şirketlere, onları ele geçirdiğimizde inanacağız.” Öyleyse şimdi Brecht’e kulak verip “Okuyan Bir İşçinin Soruları”nı terennüm etmenin tam zamanıdır:

Sezar Galyalıları yenerken yanında bir aşçısı da mı yoktu?

Kitaplara göre zaferler ziyafetlerle kutlanır. Peki kim yaparmış sofralardaki yemeği?

Her on yılda bir büyük adam. Kimler yüklenirmiş bunun bedelini?

Bunca şey yaşanmış, bunca soru hakkımız.

Ulus Atayurt

Express, Kasım 2011

Reklamlar

2 comments

  1. “… “açık kaynak” yazılımlara, yani lisanslandırılmadan üretilen, herkesin katkısına açık uygulamalara …”

    Burada çok ciddi bir yanlışınız var. Açık kaynak kodlu özgür yazılımlar evet herkesin katkısına açıktır ancak çoğunlukla Microsoft ürünlerinde gördüğümüz EULA (Son Kullanıcı Lisans Anlaşması) ve benzeri lisanslarla değil, GPL (Genel Kamu Lisansı) ile lisanslandırılır ve korunur, sahipsiz değildirler. EULA, sahipli yazılımlar, GPL ve özgür yazılımlar hakkında daha fazla bilgi almak için aşağıdaki adresten faydalanabilirsiniz:

    http://www.ozgurlukicin.org/haber/ozgur-lisans-ve-eula-farki/

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s