fıkra: istanbul’a giriş 101: bir iett şoförü, bir anahtarcı ve ben…

post’a , blog’a altı haftaya yakın bir süredir hiçbir şey koymadığım için siz ballı çöreklerimden özür dileyerek başlayayım. hemen ardından da bu altı haftanın beş buçuğunu geçirdiğim türkıya isimli ileri demokratik cumhuriyetten izlenimlerimi aktarmaya koyulayım.

evet, sütlü nuriyeler, babamın hastalığı nedeniyle aile ziyareti isimli şark görevini yapmak üzere istanbul isimli evropa şehrine gittik manita ile. manita peşime takıldı desek daha doğru olur aslında.  atatürk havalimanı’na ayak basar basmaz fonda çalmaya başlayan guns n roses’in ‘’welcome to the jungle’’inin vermek istediği mesajı almamakta direndiğim için ‘’türkiya çok güzel, rakı, sis kebap çok güzel’’ kafasıyla taksim’e gitmeye koyulduk. ancak bu öyle kolay olamadı. havaş isimli arkadaşlar indiğimiz saatlerde çalışmadığı için belediye otobüsünü beklemek zorunda kaldık. bekleriz, ne olacak dedik ve 1 saat kadar öyle mal mal durakta durduk. bu esnada bize taksim’e taksi dışında hiçbir yolla gidemeyeceğimiz yalanını atan güzide taksi şoförlerimize de selamlarımı yolluyorum buradan.

 
yaklaşık 1 saatlik beklememin ardından 96t numerolu belediye otobüsü geldi ve hop dedik atladık. otobüste biz üç kişiydik: ben, manitacan ve adını bilmediğim isimsiz bir can daha.
istanbul’a en son geldiğimde –ki bu altı ay önce idi, otobüslerde akbil geçiyordu. akbili olmayanlar ise şoföre para veriyor ve yolculuk edebiliyordu. bendeniz istanbul büyükşehir belediyesi’nin mütemadiyen çalıştığını unuttuğum için şoföre para teklif ettim. o da artık istanbulkart denen bir zimbirtinin çıktığını ve para kabul etmediklerini söyledi. kartı nasıl tedarik edebileceğimizi sorduğum da ise havaalanında bu kartı almak için ne bir yer ne de bir makina olduğunu öğrendik. şoför benim shrek’teki çizmeli kedi gibi bakışlarıma dayanamayınca ‘’gelin, taksim’den alırsınız’’ dedi. biz iki nazlıcan ile diğer isimsiz can otobüse binip yenibosna, şirinevler, bahçelievler, merter, cevizlibağ gibi nezih semtlerden geçip 25 dakikada taksim meydanı’na geldik. harbiye’ye inerken solda bulunan bir büfenin önünde durdu soforamca ve ben tek tek basaraktan, inci dizerekten, bade süzerekten büfeye doğru gittim. manitacan da çantalarla inip beni beklemeye koyuldu.
büfecican’dan iki tane istanbulkart aldım. 96t’ye iki bilet basmak lazımgeldiğini bildiğimden ve eskiden tek biletin 3 lira olmadığını hatırladığımdan adamın 3 tele istediği bileti çift bilet sandım ve iki taneye altı lira bayılarak otobüse döndüm. şoförcan amca iki bilet basmalısınız kişi başı deyince gidip bi altı lira daha bayıldım. kartları basınca şoförcan amca siz üç kisiydiniz: şencan, yanındaki can ve diğer can dedi. yök biz iki kişiyiz: bencan ve arkadaşımcan dedim. ama üç can bindiniz dedi otobüse bu sefer de. yök diğercan’ı tanımıyoruz dedim. ben bunu der demez şoförcan amcanın bujileri yandı. sanki eve geç gelmişim, kendisi de babammış gibi başladı bana bağırmaya. zira diğercan’ın şoförü kekleyip bilet basmadan indiğini fark etti. fark eder etmez de bağırabileceği tek kişinin ben olduğuma karar verdi zaar.
vay efendim bir daha nasıl insanlara güvensinmiş de, nasıl yardım etsinmiş de, bize yardım ettiğine bin pişman etmişiz de… yav amcacan bana ne bağırıyorsun, allah razı olsun dedim ve ikişerliden 4 bilet (bu toplamda 12 lira etti) bastım dedim. ama şoförcan amca bir kere vitesi boşa almış ve yokuştan aşağı vurmuş, durduramıyoruz efendim.
bu esnada manitacan bana ve şoförcan amcaya manasız manasız bakıyor. yanında rezilleşmeyeyim, ülkemizi yabancılara kötü tanıtmayayım diye salón kadını çizgimden çıkmayayım diyorum ama ne fayda. baktım ki olacak gibi değil ben de başladım şoförcan amca’ya çıkışmaya. benim sesimi yükselttiğimi fark edince kapıyı kapatıp gitmeye yeltendi sağolsun. ama ben bir kere zincirlerimden boşanmıştım ve 20 dakika bana saydırmasından kelli şişen içimi söndürmem lazımdı. ani bir hareketle ayağımı otobüsün kapısına koydum ve dur bir dakka şoförcan amca, söylendin durdun, ben de dinledim, şimdi hiçbir yere gidemezsin, beni dinlemek zorundasın dedim. e? dedim de ne oldu peki? azevvel kendisinde iyilik meleği diye bahseden şoförcan amca gaza bastı ve ben kapıda sıkışan ayağımla seke seke harbiye’ye doğru ilerlemeye başladık. ay şoförcan amcaya kizginliğim yerini can korkusuna bıraktı anında. bu sefer adama ‘’ya öldürecen mi beni 6 lira için be adam. durdur, canını bağışladım, sen de benimkini bağışla’’ dedim. durdu allah razı olsun. buradan kendisini lanetle anıyorum. fak yu şoförcan amca!
manitacan da sağolsun ne olayı anladı ne beni kurtarmaya yeltendi. ne olduğunu sorduğunda dinmeyen öfkemi üstüne boşaltarak ‘’welcome to istanbull’ dedim. hiç hoş gelmiş gibi değildi.
saat gece yarısı 3.30 sularıydı ve kalacağımız arkadaş evine gitmeden önce iki bira çakalım dedik. manitacan’a da bana da lazımdı zira. istiklal’e çıktık, oradan da hemencecik mis sokak’a döndük. sokakta masa olmamasını beş dakika önce hatırladığımız ramazan’a bağladık ama sokak bar’a oturunca ramazan’dan ziyade belediye’nin çalışkanlığına dair fantastik hikayeler dinledik.
meğersem belediye ramazan öncesi aklına nereden estiyse (aldıkları işgalye az gelmiş de olabilir beyoğlu’na şeriat’ı getirme planının bir parçası da bilemiyorum) masaları toplamış bar önlerinden.  mecburen içeri geçtik. bira üstüne bira içerek sakinleyip nereye geldiğimizin idrakine varmaya çalıştık. çok başarılı olduğumuz söylenemez.
biralar içildi ve hoop tophane ile cihangir arasında oturan arkadaşların evine gittik. yerleştik ve uyuduk. sabah ola hayrolaydı.
###
sabah erkenden kalktık demek isterdim. ama yol ve şoförcan amca yorgunluğundan kaynaklı olarak öğlenden sonra ikindiye yakın bir saatte kalkabildik. ev sahibi arkadaşlardan birinin bıraktığı anahtarı alıp kopyalamak üzere evin hemen köşesindeki anahtarcıya gittik.
duvarlarında mekke’den karelerin, atatürk fotolarının ve abuk sabuk gazete haberlerinin bulunduğu masumiyet füzesi kılıklı dükkanın anahtarcı amcası geldi ve şoför amcacan’ın papucunu dama attı oki dakkada. manitacan dükkanın dışında beni beklemeye koyulurken anahtarcıcan amca yeni mi taşındınız sorusuyla başladı muhabbete. yök, tatile geldik deyince nereden geldiğimi sordu.  allah belamı versin ki ispanya dedim. ve sonra motora takan anahtarcıbey üzerime bütün konuşa konuşa kustu.
“demek ispanya. kızları çok güzel değil mi oranın? hem de rahatlar. kolay veriyorlarmış.”
manitacan bey dışarıda bekliyor. adama he desem kurtulur muyum diye düşündüm bi an, itiraf edeyim. ama bilmem, sanmam dedim zeki bi yanıt olduğunu sanarak. ama tabii ki bu kendisini susturmaya yetmedi.
“öyleler, öyleler. bana 2 yıl önce takılmıştı bi tanesi. göbeğime bayılmıştı. (bu göbeğin amcanın 2 metre  önünde yürüdüğünü belirtmek isterim.) ille de ispanya’ya gel demişti. gitmedim eşek kafam!”



baktım ki olacak gibi değil, hangi şehire davet etti sizi dedim. zerre kötü niyetim de yoktu. ama amcacan atina deyince o an kapıdan çıkıp arkama bakmadan koşmak istedim. atina mı diyebilirdim. demedim. yusuf atılgan’ın ‘’insanlar yalan söyledi mi dinlemeyi severim. olmak istedikleri, olamadıkları “kişiyi” olurlar’’ demesini hatırladım ve sustum. 

susmaz olaydım. amcacan benim ispanya’daki cinsel hayatımı, günde kaç kadınla birlikte olduğumu filan sormaya başladığında ben manitacan’a 911’i aramasını söylemek istedim. amcacan sorduğu soruların hiçbirine yanıt beklemiyordu allahtan da manasız şeyler söylemek zorunda kalmadım. 
amca memleketi sordu bu kez de. bitlis deyiverdim eşek gibi. hanımı bitlisliymiş. kimlerdensin dediğinde olası bi kazayı önlemek için abuk sabuk bi soyadı uydurdum. adımı sorduğunda da baran dedim ki hanımıgille tophane’de yaşayan teyzemlerin tanışık çıkması olasılığını önledim. ama amca bi nevi serlok holms. sordu da durdu. kendisi de siirtliymiş. eniştem de siirtli olduğundan oraya da girmedim ve enişteyi trabzonlu yaptım. temiz temiz.
amca hanımıyla mutsuzmuş, yıllar önce bi akrabası fransa’ya gel, sana bir kız bulduk, evlen, iş de buluruz sana demiş. 26 yılk önce. o sırada hanımıyla nişanlıymış, ona ayıp olmasın diye gitmemiş. (bu diğerlerinin yanında söylediği en kolpa şeydi. içimden amcacım erkeksin, atma, böyle bir fırsat geçtiği anda şu an bile hanımı satar arkana bakmadan gidersin dedim ama içimden.) hanımla evlenmiş, ilk yıllar güzelmiş. ama ne zamanki kendisinin işleri bozulmuş, hanım da başlamış arıza çıkarmaya. bunun hanımının kendisini 3 kez başka kadınlarla basmasıyla ya da kumarda terzi dükkanını kaybetmesiyle alakası yokmuş, olamazmış.
şimdiki aklı olsaymış hanımla evlenmek yerine fransa’ya gidermiş. ama işte iş işten geçmiş, kendisine çok üzülüyormuş. amca erkek fm’den klasik şarkılara bağlayınca anahtarların bitip bitmediğini sordum. yeğenim, bi çayımı iç, ne güzel konuşuyoruz dedi. manitacan kapıda voltaya vurmuş kendini, dersin sinop cezaevi’nde. arkadaş bekliyor, sıcak da hem diye yırtmaya çalıştım. yemedi. ikimize de çay söylemeye yeltendi. ve bana o anda asabıyegiller afakan atağa başladı. soldan soldan…
amcacım çay için ve bu enfes sohbet için teşekkür ederim ama eğer anlatacak hikayelerin ve yengeyle hikayelerin bittiyse ben anahtarları alıp gideyim dedim. bi anlık sessizliğin ardından sinirlenmesini beklerken sınır bozucu bi kahkaha attı ve bana ispanya’da böyle di mi, herkes doğrudan konuşuyor, nazik değiller deyiverdi. ay ölür müsün öldürür müsün? ölmedim de öldürmedim de kimsenin askeri de olmadım ama o an o adamı hanımının mutluluğu için öldürmediğim için hala pişmanım telli kadayıflarım.
amcanın bütün çay ısrarlarına ve laklakına direnip anahtarları aldım. işin en acıklı yani ise bütün bu muhabbete ve saçmalığa katlanmama rağmen 15 lira ödemem oldu. ama canımı ve sinir sistemimi sağ salim kurtarabildim mi? kurtarabildim. buradan anahtarcı amcacan’a da fak yu diyorum! zira kendisine yakalanmamak için tam 5,5 hafta yolu uzatıp eve aşağı yoldan gittim. hem de o sıcakta. allahından bul anahtarcı amca!!! belediye masanı toplasın inşallah!!
###
neyse, yine upuzun bi postun sonuna gelmek zorunda kaldık. istanbul’a giriş 101 bitti. gelişme ve sonuç postlarıyla “istanbul ve türkiye’de bal arılarının yaşamları ve tehdit altındaki insanlık” başlıklı kompozisyona ilerleyen günlerde devam edeceğiz.
hepinizin sonbaharı kutlu olsun. şikesiz internet sansürsüz bir süper lig dilerim.
özel not: istirham edeceğim, sırrı süreyya önder bu post’u üstüne alınıp bana radikal gazetesi’nden yanıt vermesin. saygılar…
Reklamlar

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s