salak, şişko ve ahlaksız…

başta belirteyim: bugüne kadar sporla hep seviyeli bir ilişki kurdum. heteroseksüel mahallelinin gözüne gireceğim diye 11 yaşımda mahalle takımına sağ bek olarak girmem (almanya forması, 7 numara) ve 17 yaşında annemin şişko! şişko! şişko! diye diye beni ezine peynirine çevirmesi nedeniyle hırs yapıp 2 hafta sabahın kör vaktinde zengin sitenin çimenlerinde koşuya gitmem dışında (beş kilo verip, bırakmış, hemen ardından 7 kilo almıştım) hiç bulaşmadım. ailedeki profesyonel futbolcu amca/dayılara olan nefretimden kaynaklı uzunca yıllar maç bile izlemedim. sadece bir kez, kız kardeşimin ısrarı nedeniyle fenerbahçe – ankaragücü maçını izlemeye stada gittim. orada da yine hikayedeki mal ben oldum. zira kardeşim dayımgillere dahil olup ibne hakem diye saydırırken ben azap üzümlerini yiyor, kızılcık şerbeti içiyordum. kendimden çok hakeme üzülüyordum. ağlamaklı olduğum 90 dakika nasıl bitti hatırlamıyorum.

sonra tenis gibi bembeyaz bi spora merak sardım. cahil bulduğum mahalleliye hava atmak için kitap okumayı denemiş, ama ağır ağır romanlardan o kadar sıkılmıştım ki erken vakit de bu sevdadan vazgeçip sadece izleyerek mahallede cool bi insan olacağımı umarak trt 3’te roland garros ve wimbledon izleyemeye başlamıştım. aktif bir tenisçi olmayı çok istesem de tenis pahalı bi uğraştı ve urfa’da tenis kortu yoktu. olsaydı bence iyi bir tenisçi olurdum.
büyüyüp, cihangir cumhuriyeti’nden dostlar edindiğim de dahi cihangir spor merkezi’ne asla ve asla gitmedim. sadece önünde geçerken camdan içeride kilo vermeye çalışan insanlara üzülüp kebapçıya attım kendimi. onlara üzüldükçe porsiyonlar büyüdü, yanında ezme geldi, peynir geldi, tereyağlı ekmek geldi. hepsini yedim. kendim için yedimse namerdim. hepsi gym’de sefil olan, açlıktan eriyen vatandaşlarımız içindi.
sonra develer tellal, berberler güzellik salonu, bakkallar süpermarket ve 88’liler de köşe yazarı ve devrimci oldular ve ben tebdili mekanda ferahlık vardır deyip iberia yarımadasına geldim.
az para ile tabutta röveşata atma atmak konusundaki insan üstü çabam nedeniyle ucuz ve kalorili ne varsa yedim ve sağlık bakanı görse anında “şişko!” diyeceği bi kıvama eriştim. aklıma ilk annem geldi tabii. yurtdışına gidip bize rowenta mikser alacağını hayal ettiği evladı ala ala bolca kilo almıştı. bozdursam para etmezdi. yoksa denerdim.
hal böyle olunca “yakın bir arkadaşın” ısrarı ile mahalledeki gym’e gitmeye karar verdik. sanmayın ki ona evet demek ve gym’e gitmeye ikna olmam bu kadar basit oldu. ikna süreci nur serter feat. kemal alemdaroğlu’ndan hallice gelişti. arkadaşım, spor salonun çok ucuz olduğunu (aylık 15 avro) söyledi. allah’ı var, cihangir spor merkezi’nden daha ucuzdu. Ama ben 15 avromu gym’e vereceğime markete gider iki haftalık makarna ve patates alırım dedim. sonra peygamber sabırlı arkadaşım bir başka arkadaşının üyeliğinin olduğunu ama kullanmadığını, onu bana verebileceğini söyledi. kaç para dedim. para vermeyeceğimi öğrenince beleş mezar bulsam içine yatacağım için anında kabul ettim.keşke düşünseymişim biraz.
ikinci etap daha acıklıydı. çünkü spor salonunda giyecek hiçbir şeyim yoktu. ne uygun bir adidas ya da nike ayakkabım ne havalı bi şortum ne de su içmek için şişem… elimdeki tek şey 79 kilomdu. ama 79 kiloyla spora gitmek orta sınıf bi mahallede hoş karşılanmayabilirdi.
hızırgillerden arkadaşım burada da devreye girdi ve bana havalı gibi görünen bi kırmızı şort ile yine havalımsı bi tişört verdi. eski sevgilisinin su şişesini ve spor çantasını da. (kavganın şiddetiyle evi terk edip bu gibi malzemelerini almayı unutan ve bir daha da almaya gelemeyen eski sevgili kardeşe şükranlarımı sunarım).
artık bahanem kalmamıştı. bütün ayak dirememe ve mızmızlanmama rağmen karşımda rasim ozan kütahyalı kadar laftan anlamaz, sadece bildiğini okuyan bir arkadaş olunca direncimi kaybettim ve evden çıktık.
kendimi kaslı, baklava göbekli, uzun boylu yağız latinlerle koşu bandında fingirdeşirken hayal ederek sakinleştirdim. fingirdeşmek de bi spor ve bence kalori yakıyor. kahkahanın bi kilo bonfileye denk geldiğine inanıyorsanız buna da inanabilirsiniz bence. nereden baksan mantıklı.
kapıya geldik. gerginlikten başıma ağrı girdi. latinleri düşündüm. hani şu kaslı ve baklava göbekli olanları… biraz sakinledikten sonra içeri girmeden bi sigara sardım. idama gidiyormuşum da o da son sigarammış gibi derin derin, yavaş yavaş içtim. kartları okuttuk ve baklava salonuna, aman, soyunma odasına girdik. latinler beni bekliyordu. ancak içeride tepemden kaynar sular akmasına neden olan manzara ile karşılaştım. baklavalardan eser yoktu ama sarkık pipili, göbeklerine ayrı bi kimlik kartı çıkarması gerekecek kadar şişman, kırışık derili çok sayıda avrupa birliği vatandaşı ile karşılaştım. bayılmışım. arkadaşımın yüzüme su vurmasıyla kendime geldiğimde salonda daha az bu tipte insan vardı. istikbal göklerdedir diyerek ikinci kata, aletli jimnastik yapılan bölüme çıktık. kaslılar buradaydı. omuzlar geniş, kollar iri iri, dalyan gibi insanlar koşu bantlarında ya da bisikletlerde nerelerinde olduğunu göremediğim kilolarından kurtulmak ve sağlıklı birer birey olmaya çalışıyorlardı. hepsine imrendim. sporcu değildim ama zeki, çevik ve ahlaklı olmak isterdim. elimde de fırsat vardı, gym’deydim.
baklavasporlulardan iki tane dalyan gibisini seçip ortalarındaki boş yürüyüş bandına geçtim. aleti nasıl çalıştıracağımı anlayana kadar dalyanlar beşer kilo verdiler. katalanca anlamadığım için bulduğum her tuşa basa basa ilk basmam gereken tuşu buldum. ve adım atmaya başladım. alet çok yavaştı. kendime güvenim tamdı. hızlandırdım. vitesi beşe takmışım. o kadar hızlandı ki alet korkmaya başladım ama yanımdakilere de cool görüneceğim diye çaktırmamak için süpersonik bir performans gösteriyordum. arada da çaktırmadan hız düğmesine ulaşıp yavaşlatma planındayım aleti. iyi niyetli bi istekti. ama n’oldu? bütün bunları bir arada yapmaya çalışırken dengemi kaybettim ve arka sıradaki bisikletlerin oraya uçtum. sırt üstü. aldığım ilk yardım dersinde “kafayı yere vurma haaa!” diyen hocayı hatırlayıp kafamı kolladım. ama kaportanın geri kalanına müdahale edemedim. baklavasporlulardan üçü yanıma gelip iyi olup olmadığımı sordular. o an yer yarılmadığı ve içine giremediğim için çok mutsuzum. hala hatırladıkça kahroluyorum. yok iyiyim dedim. yalandı. değildim. ama gülden karaböcek olsam da ajda pekkan gibi davranmalıydım. denedim. yemediler tabii ama ben profesyonel bi biçimde devam ettim. suçu beceriksizliğime değil sıcaktan bunaldığıma ve bi an dengemi kaybettiğime attım. onu da yemediler. ağlamak istedim. nilüfer’i hatırladım, ağlamadım. the cure’ü hatırlamadığım için kendime sonra sinir oldum. biri elimi tutup kaldırdı. sanırım o 30 saniye ona aşık oldum. sonra geçti. zira şerefsiz arkadaşlarının yanına gider gitmez beni eliyle gösterip bir şeyler anlattı, topluca güldüler. kalbim kırıldı. çok incindim.

o sırada olay mahallinde olmayan arkadaşım geldi. hiçbir şey anlatmadım. yürüyüş bandından sonra bazı hareketler yapmak lazım dedi. o yaptı, onu izledim. sonra ben de denedim. böyle ayağını bi alete koyup geriyorsun (kesin bunun bi adı var ama bilmiyorum). gerdikçe gerildim, gerildikçe gerdim. sonra bacağıma korkunç bir ağrı girdi. çığlık atıp yeniden baklavasporlulara malzeme olmayayım diye dilimi ısırdım. daha çok canım acıdı. bacağımın üstüne basamıyordum. kendimi victoria azarenka gibi yere attım. başka şansım yoktu. arkadaşıma göre bacağıma kramp girmişti. bunu duyunca bu salondan asla sağ çıkmayacağımı düşünmeye başladım. ağlamak istiyordum. yine yapmadım. ve lanet olsun ki aklıma yine the cure değil de nilüfer geldi. yarım saattir salondaydık ve ben banttan düşmüş, sonra da bacağıma kramp sokmuştum. 15 dakika bekledik. arkadaşım masaj yaptı. ağrı hafifledi. baklavasporlular teker teker salonu terk etmeye ya da ağırlık kaldırmaya başladılar. benim üstüme bir ağırlık çöktü. atatürk olsaydı o da benden nefret eder ve utanırdı. ayağa kalktım ve çalışkuşu feride gibi ağlayarak soyunma odasına, sarkıksporluların yanına gittim. duş bile almadan, terli terli üstümü değiştirdim ve panik atak geçirirken kendimi gym’den dışarı attım. o kadar kızgın ve mutsuzdum ki spor salonunun karşısındaki dondurmacıya gidip kafam kadar bir kovanın içinde dondurma alıp 15 dakikada yedim. üstüne soğuk su içtim ve bi sigara sardım. ilkokula başladığı günün ertesinde ağlayarak eve dönen ve “o okula bir daha asla gitmeycem” diyen veletler gibiydim. karnım çok açtı. sırtımdaki, bacağımdaki ve kalbimdeki acıyla mutfağa girip kuru fasülye, domatesli pilav ve mozaik pasta yaptım. 79 kilomun da ben kadar mutsuz ve yalnız hissettiğini düşündüğümden onları da düşünerek her şeyi yedim. afiyetle. zerre suçluluk duygusuna kapılmadan hem de. ardından da biralar yuvarlayıp geceyi getirdim.
yattım, kalktım ve sonra sabah oldu. boğazımda korkunç bi ağrı ile uyandım. dondurmayı, üstüne terli terli içtiğim buz gibi suyu, sigarayı ve litrelerce birayı hatırladım. benim sadık yârim bademciğim şişmişti ve halsizdim. hem şişko hem de hastaydım artık. ben ve spor salonu severek ayrılmıştık. allah o spor salonunun belasını verebilirdi. vermedi.
Reklamlar

11 comments

  1. merhaba,
    çok acılar çekmişsiniz. ama yazdıklarınızdananlaşıldığı kadarıyla sizin sağlam kafa için sağlam fücuda ihtiyacınız yok. severek takip ediyorum.

  2. Aslinda bu gibi basarisiz denemelerden sonra aklinizda “öyle kiloluydu ki, balkondan vincle cikardilar” cumlesinin size uyarlanmis halini dusunurseniz belki biraz olsun günü degil de gelecegi umursamis olursunuz. Kolay gelsin…

  3. @nermin: kilolarımla barışıkım. zira barışmasam ne olacak, ben kilolara küsmüşüm kiloların umuru değil. yok tavşan fareye küsmüş, dağ kilo vermiş. böyle bişey. sevginize “laik” olmaya çalışcam. zira türkiya layıktır layık kalacak! un beso…

    @burak: yeterince elif şafak kitabı okumadığımdan kelli balkondan vinçle çıkartılanlarla empati kuramıyorum. ama şimdi elif şafak'ın “iskender”ini alıp, okuyup, sonra gelecek de bir gün gelecek için uzun uzun düşüneceğim. muhabbetle.

  4. yazıya bayıldım… kiloları sağlık için sorun yaratacak düzeye eriştirenler “baklavasporlular” aslinda. en aptalindan en akillisina fisildaya fisildaya birbirlerine güzellik sirlarini saglik malzemeleri etiketiyle pazarliyorlar.

  5. teşekkürler…

    kilo verme endüstrisi kazanacagina midemiz kazansin deyip yemeye devam edelim bence. zira çok mutsuz görünüyor gym'dekiler. (:

  6. sadece kilolar için değil ama varsa sahil ya da nehir kenarında koşmayı deneseniz? amerikan dizilerinde görüp imrendiğim için belki, ben de hiç denemedim ama koşanların “sabah kalktım ve burdayım” kararlılık ve gururları, terli vücutları beni hep imrendirmiştir. ilk girişimi sizden bekliyorum.

  7. ay valla koşamam da. sinir oluyorum sokakta koşan insan görünce. anında sigara içiyorum gerginlikten. bi de ben sporu evinde yapsıncılardanım, dört duvar arasında. bize göstermeden bi zahmet. (: beni unut, kafamı kesseler koşmam. 😛
    sevgiler.

  8. ya deme öyle lütfen hepimiz gülden karaböcek'iz, üzülürüm 😦
    bu arada, ana sayfana ulaşamıyorum “profil uygun değil, izin gerekli” gibi bir yazı çıkıyor, genele kapattın mı, yoksa gene bir blogger saçmalığı mı?!

  9. valla genele kapatmadım. blogger denyolugu olasi. aceba herkes mi benzer sorun yaşıyor ki? hiç anlamam bi de. (:

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s